Bir basamak daha
Erman Aktan | Kişisel
Ne zaman bir yıldırım fotoğrafı görsem özenirdim. "Bir insan böyle bir kareyi yakalamak için ne kadar şanslı olmalıdır?" diye sorardım kendime. Sonunda bu şansı yakaladım. 158 defa denenmiş bir çekimden başarılı olan 2 kare yalnızca. Anladım ki, çok az bir şans ile insan farkında olmadan bu kareleri yakalayabiliyormuş.
Fakat bir süre sonra farkettim ki, yabancı ülkeler ile Türkiye (ve doğu ülkeleri) arasında yıldırım fotoğrafı çekme konusunda bazı ufak farklar var. Yüksek mimari yapıların bulunduğu alanlarda normal olarak yıldırım çeken noktalar belli. Fakat bizim ülkemizde dünyadaki benzerleri gibi yüksek binalar olmadığı -olan yerlerdeki hava şartları da, fotoğraf çekmeye elverişli yıldırım üretmediği- için bizim bu gibi fotoğrafları yakalama şansımız az. Eğer portfolyo kısmındaki fotoğraflara dikkat ederseniz, onlar bulutlar arasında deşarj olan yıldırımlar. Yani yeryüzündeki bir noktaya temasları yok, ve bu gibi yıldırımların nerede oluşacağını tahmin etmek kolay olsa bile, ne zaman oluşacağını pek bilemiyorsunuz (Fakat, bulutlar genelde hızlı hareket etmedikleri için, deşarj oldukları zamanı tahmin etme şansınız var, tıpkı benim yaptığım gibi).
Lakin, yüksek yapıların bulunduğu ve hava şartlarının yıldırım üretme potansiyelinin yüksek olduğu bölgelerde, bu gibi fotoğrafları çekme şansı çok daha fazla. Eğer televizyonlarda yada internette bu doğa harikalarının bir gökdelene veya farklı bir noktaya çarpma anını izlediyseniz, yıldırımın çarpma anından itibaren neredyse bir saniye kadar akımını koruduğunu (görünür olduğunu) farkedersiniz. Halbuki alçak binaların bulunduğu ülkelerde toprağa çarpan yada bulutlar arasında deşarj olan yıldırımlar, saniyenin çok kısa bir süresi dahilinde görünürlüklerini kaybederler. Çünkü yalıtım oranı yüksek olan toprak, asfalt, taş veya, beton gibi cisimler yıldırımın yüksek enerjisini kısa bir süre içerisinde yokeder. Aslında bu iyi bir şeydir, çünkü yıldırım insan vücudunda pek iyi etkiler bırakmaz. Büyük ihtimal ile iç organlarınız haşlama olur (Bir nevi güveç olursunuz!). İşte bu yüzden ne kadar kısa sürede bertaraf edilirler ise o kadar iyidir. Normal olarak yüksek binaların bulunduğu ülkelerde de yıldırımın can alma oranı bize göre biraz daha yüksektir.
Bu yazıyı okuyup da gökdelenlerden falan korkmayın sakın! Dünyada belirli bir yüksekliği (Takriben 7 kat üzeri: yani 30 metre) geçen neredeyse tüm yapılar paratöner ile donatılır. Fakat sözkonusu yapı eğer içerisinde insanların ikamet ettiği (konut, işyeri) gibi yapılar ise, bina ayrıca yıldırımın bölgesel etkisi olan elektro-manyetik dalgalara karşı yalıtılır. Bilmeyeniniz varsa açıklayayım: Elektro-manyetik dalga tam olarak bir bölgede çok kısa bir sürede açığa çıkan çok yüksek güçteki elektrik enerjisinin, etrafa yayılan şok dalgalarıdır.
Bu biraz basite indirgenmiş bir açıklama oldu, merak edenler Electro-Magnetic-Pulse (EMP) denilen olayın ne olduğunu buradan öğrenebilir.
Kısaca bu dalgalar, korunmamış olan veya etkilenmeyecek kadar basit üretilmiş cihazlar haricindeki tüm elektronik ve dijital cihazları aşırı elektrik yükü yüzünden bozar. Cihazların devreleri yanar ve tamir edilmeleri güç hale gelir. Ayrıca etkilenen bölgedeki metal cisimler (Musluk, kapı kolu, dolap kulpları ve hatta ataşlar) insan vücudu için zararlı elektrik yükü kazanır. Dokunulduğunda elektrik yüklerini boşaltırlar. Tehlikeli ve ölümcül olabilirler.
İşte bahsettiğimiz binalar bu durumlara karşı özel olarak tasarlanır, inşa edilir ve döşenirler. Bu sebepten dolayı yukarıda bahsettiğim o yıldırım çarpması sonucu daha fazla can kaybı oranı gökdelenler ile alakalı değil, yıldırımları çeken bölgelerdeki nüfus dağılımı ile ilgilidir.
Uzun süredir bir şeyler yazmamıştım, birden içimdekileri boşaltınca bayağı uzun bir yazı oldu. Yine her zamanki gibi oradan oraya atlayarak konuyu çorba yapıp çıktım. Kusura bakmayın.